Tag: Turgay Ulu

Selber Machen(Kendin Yap) Konferansı Ve 1 Mayıs

1.Mai 2017 Oplatz

1 Mayıs arefesine denk gelen hafta sonunda, Selber Machen(Kendin Yap) adlı konferans düzenlendi. Mülteci Hareketi olarak biz de bu konferansta standımız ve panelimizle yer aldık. Üç gün süren koferansa katılım oldukça kalabalıktı. Panellerde insanlar oturacak yer bulamadı. Yer bulamayan insanlar koridorlarda dinlediler paneli. Radyo sistemiyle konferans; Almanca, İngilizce ve Yunanca’ya tercüme edildi. Örgütlenme deneyimleri, kadın sorunu, Rojava deneyimi üzerine birçok ülkeden ve hareketten paneller sunuldu.

Konfaransın son gününün ilk panelini biz sunduk. Mülteci hareketi adına üç kişi sunduk paneli. Mülteci Harketimizden, Enternasyonal Kadın Komitesi’ni temsil eden arkadaşımız, destekçiler ve hareketlerdeki erkek egemenliği sorunu üzerine konuşma yaptı. Hareketteki erkek egemenliğini kırmak için kadınlar başından beri kendi kararlarını kendileri verdiler ve kendi örgütlenme modellerini kendileri gerçekleştirdiler. İşgal ettiğimiz eski okul binası olan Ohlauer okulunda sadece kandı hareketinin kullacağı bir mekan kurmuşlardı. Kadın arkadaşımnız bu deneyimlerde yaşanan sorunlar ve çözüm yöntemlerine ilişkin deneyimleri anlattı. Destekçilerin oturum sorunlarının olmaması ve eylemlerde cezaya konu olan durumlarda mültecilerle, destekçiler arasındaki eşitsiz duruma dikkat çekti.

Biz de direniş deneyimlerimiz ışığında “Avurapa Devrimciliği Hobi Devrimciliğidir” analizimiz üzerine yaptık panelimizi. Avrupa’da yaşayan yuttaşların belli bir yaşam statüsü olması ayrıca emperyalist sistemlerin sömürgelerinden ve silah ticaretinden elde ettiği karın bir bölümüyle yurttaşlarına sus payı vermesinin insanları nasıl kapitalizm karşıtı mücadelede pasifize ettiğini açıkladık. Avrupa’daki muhalif hareketin kapitalizm karsına nasıl bir altarnatifin örüleceği konusunda yaşadıkları kafa karışıklığı, bunun tarihsel arka planı örneklemelerle açıklandı. Panelimiz oldukça canlı bir atmosferde geçti ve ilginç sorular yöneltildi. “Hobi Devrimcilği” tespitimiz büyük oranda kabul gördü. İzleyiciler arasından bu pozisyonun nasıl aşılacağı üzerine sorular yöneltildi.

Konferans sırasında, aynı zamanda 1 Mayıs eylemleri için teknik hazırlaklarımızı gerçekleştirdik. Yumruk sembolümüzün yer aldığı Daily Resistance gazetemizin logosunu baskı tekniğiyle bezlere aktardık. Birçok bayrak ve üzerinde “1 Mai Haisst Wiederstand(1 Mayıs Direniş Demektir)” yazılı pankartımızı hazırladık.

1 Mayıs günü, hareketimizin direniş mekanı olarak belleklerde yerini alan Oranienplatz’da protest müzik grupları sahne aldı. Daily Resistenca adlı yedi dilde yayınlamakta olduğumuz gazetemiz ve Movement Magazine adlı dergimizle stand açtık. Alandaki tek politik stand bizimdi. Diğer standlarda daha çok köfte ve sucuk satışı vardı.

1. Mai 2017 Oplatz

Sahneden yaptığımız 1 Mayıs konuşmasında, 1 Mayıs’ın sadece yeme, içme ve eylenme günü olmadığını, 1 Mayıs’ın kazanılması işçi sınıfının bedel ödeyen mücadelesi sayesinde olduğu gerçekliğini vurguladık.

1 Mayıs’ın festival havasından çıkıp devrimci özüne uygun olarak gerçekleştirilmesi için her yıl Berlin Kreuzberg’te “Devrimci 1 Mayıs” eylemleri oluyor. Sendikaların düzenlediği etkinliklerden farklı olarak düzenlenen bu eylemlere biz de her sene Mülteci Hareketi olarak katılıyoruz. Bayrak ve pankartlarımızla yer aldığımız devrimci 1 Mayıs eylemlerinde, Oranienplatz’da bu sene ayrıca semboluk çadırlar açtık ve “O-platz Yeniden Politik Mekan” yazılı büyük bir pankart açtık.

Devrimci 1 Mayıs yürüyüşü Pannier caddesine geldiğinde polis saldırısına uğradı. Bu eylemde izin alınmamıştı, Pannier caddesine kadar herhangi bir müdehalede bulunmayan polis, bu caddede aniden saldırıya geçti ve şiddet uyguladı.

Yürüyüş saatine kadar başında beklediğimiz standımızı ziyaret eden insanlarla ilginç diyaloglar gerçekleşti. Dünyanın değişik yerinden insanlar “burada ne yapıyorsunuz” diye sordular. Bugün 1 Mayıs, eylemler yapıyoruz cevabımız üzerine; “niye 1 Mayıs’ta ne olmuş ki” biçiminde sorulara devam ettiler. İnsanların bir kısmının 1 Mayıs’ın anlamı ve tarihi üzerine bilgi sahibi olmadığını gözlemledik. İnsanlar 1 Mayıs’ta sadece eylenmek için sokaklarda dolaşıyorlar ve rutin işleyen bu durum bir bellek yitimine yol açıyor, sömürü sistemi de bu sayede rahatça hükmünü sürdürüyor. Bu durum sömürü sistemini hoşnut ediyor doğal olarak. 1 Mayıs’ın, işçi sınıfı ve emekçilerin enternasyonul mücadele günü olduğu vurgusunu öne çıkartma ısrarımıza devam edeceğiz.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz.

2 Mayıs 2017

Turgay Ulu

Berlin

Daily Resistance is an instrument of organization / Daily resistance gazetesi bir örgütlenme aracidir

text in Turkish

DAILY RESISTANCE IS AN INSTRUMENT OF ORGANIZATION

Now we are publishing the third issue of our newspaper. We have distributed five thousand copies of its first issue. Local initiatives played an important role in that practice. However, we would like to stress that Daily Resistance is not only about publication and distribution. This newspaper is an instrument of organization. Every local initiative should aim to establish lasting bonds through this newspaper. Every local initiative can form a Daily Resistance committee. Such a committee should undertake tasks such as distributing the newspaper, writing for the newspaper, produce news and visual material for the newspaper and forming new relations for the newspaper. Handing copies of the newspaper to the people is not the only goal here. One should communicate with the people those who would receive the paper. Information on the problems of the refugee camps where this newspaper is distributed and ideas for possible solutions to those problems should be circulated. Every local group can form a meeting centre wherever it is possible. Meetings can be organized with people to whom this newspaper is delivered. Each local initiative can organize events – film screenings, debates, reading activities – depending on their individual conditions.

We are acting with the perspective of alternative media. Therefore, we encourage the distributors and the readers of this newspaper to present their critique, proposals and contributions to the process.

We aim to relay the information based on our experience of refugee resistance to the newly coming refugees and to anticapitalist and antifascist movements. In line with this purpose, we published our journal, Movement Magazine, and we shared this experience through exhibitions, films, texts and photographs. We aim to enhance, expand and strengthen this practice by publishing Daily Resistance.

The number of the refugees has increased in Germany and in the rest of Europe recently. On the other hand, the laws and legal practices against refugees have become harsher and racist movements are currently on the rise. In contrast with this, a decline and weakening of the resistance movements is clearly observed. There were fewer number of refugees in the years between 2012 and 2015; that was the period when we gained certain rights to a certain extent. There was a fairly more dynamic street struggle. What does this comparison show us? That the resistance movement do not arise spontaneously. Some people should conduct a meticulous and planned work to organize the movement and resistance. In those years between 2012 and 2015 we were involved in a practice: knocking the doors of refugees one by one. We organized meetings in every city. A wilful intervention was at work.

Through Daily Resistance Newspaper, we can reactivate the resistance movement which is apparently at its decline. For that, all activists should take responsibility and do effort. The understanding of the anticapitalist and antifascist movements towards this newspaper as a “refugee newspaper” is an incomplete one. The refugee question is a question of warfare, it is a question of capitalism, a question of racism. The refugee reality is an outcome of all those policies. Therefore, refugee struggle is class struggle since the refugees are at the bottom of the oppressed and exploited classes. It is possible to organize an opposition resistance from below. We have tried to show that in our resistance experience. It can be observed that we played an irritating, disturbing and triggering role in our actions and practices such as long marches, street occupations, parliament occupations, rooftop occupations, party and trade union building occupations.

Even though Daily Resistance is a young newspaper, it has already created a quite positive effect. Now is the time to transform this effect into a permanently organized state. So far the editorial meetings were held in streets, houses or cafés. We need a permanent place. We need a place where the writers, readers and distributors of this newspaper can directly interact and take up decisive roles. We have already made concrete steps for that. The fact that our movement goes by the name “Oplatz” is related to us occupying that place (Oranienplatz), and coordinating our struggle from that place for a long time. That is similar to the names of places that made movements visible worldwide, for example Wall Street, Tahrir, Taksim. Therefore, it is important to demonstrate the Alternative Life in a way that stretches through time and space.

Capitalist states are exercising suppression and besiege of alternative media everywhere in the world. Recently in Turkey more than 20 media organizations including radios and televisions were raided and shut down. These are practices similar to the ones in Nazi Germany, using the Reichstag fire as an excuse for massive crackdowns on opposition. Naturally, European states are closing their eyes and ears to those oppressive, anti-democratic practices due to the dirty agreements and bargains among them. We would like to express our solidarity with those free media workers.

The anticapitalist and antifascist movements in Germany should ask themselves: while people of France rose up and took the streets against the neoliberal labour law, why no leaf stirred in Germany? They can also use our newspaper as a network to organize the united street resistance against the limitation of the social rights, homelessness, unemployment, arms trade, war, capitalism and racism that has increased its physical violence.

Even though our means are limited, we can transform our media into an effective instrument of organization in case all the relevant bodies become active.

Daily Resistance is also a message to well-off segments who campaign, publish books, make films on behalf of refugees and who use us and our struggle as a tool for their own ends. We tell them that as we organize our own action, we can have our own say as well. Stop using us as sheep to the slaughter!

Long live our struggle for Humanization and Communization!

Turgay Ulu

Berlin

DAİLY RESİSTANCE GAZETESİ BİR ÖRGÜTLENME ARACIDIR

Daily Resestance gazetemizin üçüncü sayısını da hazırlamış bulunuyoruz. İlk baskısını beşbin adet dağıttık. Bu dağıtımda lokal insiyatifler önemli bir rol oynadı. Ancak vurgulamak istiyoruz ki; Daily Resistance, sadece basılıp dağıtımı yapılacak bir gazete değildir. Bu gazete bir örgütlenme aracıdır. Her lokal insiyatif, gazete aracılığıyla kalıcı bağlar kurmayı hedeflemelidir. Her lokal insiyatif bir Daily Resistance komitesi kurabilir. Bu komite hem gazetenin dağıtımını hem gazeteye yazı, haber, fotoğraf iletilmesini ve hem de yeni ilişkiler oluşturulmasını üstlenmelidir. İnsanlara sadece gazete vermek tek amaç değildir. Gazetenin verildiği her insanla mutlaka konuşmalar yapılmaladır. Dağıtımın yapıldığı mülteci kamplarındaki sorunlar ve çözüm önerileri üzerine bilgi alışverişi yapılmalıdır. Eğer mümkünse her lokal grup bir toplanma merkezi bulabilir. Gazetenin ulaştırıldığı insanlarla birlikte toplantılar örgütlenebilir. Her lokal insiyatifin kendi özgül koşullarına göre belirleyebileceği etkinlikler organize edilebilir. Film gösterimleri, tartışmalar, okuma günleri düzenlenebilir.

Alternatif bir medya olma perspektifiyle hareket ediyoruz. Dolayısıyla dağıtımcıların ya da okurların gazete ile ilgili eliştiri, öneri ve katkı yapmak konusunda sorumluluk üstlenmeleri beklenir.

Mülteci direnişi deneyimimizi çeşitli araçlarla yeni gelen mültecilere ve diğer antikapitalist, antifaşist hareketlere aktarmak amacını taşıyoruz. Bu amaçla Movement Magazine dergimizi bastık, sergilerle, filmlerle yazı ve fotoğraflarla bu deneyimi paylaştık. Daily Resistance gazetesiyle de bunu daha yaygın ve etkin kılmak istiyoruz.

Aktüel olarak Almanya’da ve avrupanın diğer ülkelerinde bulunan mülteci sayısı artmış bulunuyor. Diğer yandan mülteilere karşı çıkırtılan yasalar daha sert ve ırkçı hareketler yükselişe geçmiş bulunuyor. Bununla ters orantılı olarak direniş hareketlerinde bir düşüş olduğu gözle görülür vaziyettedir. 2012-2015 yılları arasında daha az mülteci vardı, belli ölçülerde bazı haklarımızı kazanmıştık. Daha dianamik bir sokak mücadelesi söz konusuydu. Bu karşılaştırma bize neyi gösterir? Demek ki, geliştirilen direniş hareketleri kendiliğinden olmuyor. Birilerinin hareketi ve direnişi örgütlemek için planlı bir çalışma yürütmesi gerekir. Sözümü ettiğimiz yıllarda tek tek mülteci odalarının kapıları çalınarak yürütülen bir çalışma vardı. Tüm şehirlerde toplantılar düzenliyorduk. İradi bir müdehale söz konusuydu.

Daily Resistance gazetesiyle, düşüşe geçen direniş hareketni yeniden aktif hale getirebiliriz. Bunun için tüm aktivistlerin sorumluluk alması ve çaba göstermesi gerekir. Antikapitalist-antifaşist aktivistler bu gazeteyi sadece “mülteci gazetesi” olarak algılaması eksik bir kavrayıştır. Mülteci konusu aynı zamanda savaş meselesidir, kapitalizm meselesidir, ırkçılık meselesidir. Mülteci gerçekliği tüm bu politikaların bir sonucudur. Bu mücadele aynı zamanda bir sınıf mücadelesidir. Mülteciler de sömürülen sınıfların en altında bulunuyor. Aşağıdan yukarıya sistem karşıtı direnişi örgütlemek mümkündür. Direniş deneyimimizle bunu göstermeye çalıştık. Uzun yürüyüşler, sokak işgalleri, parlemento işgalleri, çatı işgalleri, ağaç işgalleri, sendika binası ya da parti binası işgalleriyle rahatsız edici ve harekete geçirici bir rol oynadığımız, bu deneyimlerimiz incelenerek görülebilir.

Gazetemiz yeni olmasına rağmen oldukça pozitif bir etkileşim yarattı. Şimdi bu etkileşimi kalıcı örgütlülüklere dönüştürme zamanıdır. Şimdiye kadar gazete toplantıları sokaklarda, evlerde ya da kafelerde yapıldı. Sabit bir mekana ihtiyacımız var. Yazarların, okuyucuların ve dağtımcıların direkt ilişkiye geçebileceği, etkin rol üstlenebileceği bir mekana ihtiyacımız var. Bunun için somut girişimlerde bulunduk. Hareketimizin Oplatz ismiyle anılması bir mekanı işgal edip uzun süre buradan mücadeleyi koordilne edişimizle ilgilidir. Dünyada Wall Striet, Tahrir, Taksim gibi mekan isimlerinin hareketi görünür kılmasıyla benzer bir durumdur. Alternatif hayatı bir mekanda zamana yayılan bir biçimde ortaya koymak bu nedenle önemlidir.

Dünyada altanatif medya üzerinde kapitalist devletlerin baskısı ve kuşatması söz konusudur. Bakınız Türkiye’de yirmi civarında radyo, televizyon ve diğer medya araçları, devlet tarafından işgal edilerek kapatıldı. Almanya geçmişinde Reichtag yangını bahane edilerek yapılan uygulamalara benzer uygulamalardır bunlar. Avrupa devletleri aralarındaki kirli anlaşma ve pazarlıklardan dolayı tüm bu anti demokratik uygulamalalara gözünü kapatıyor doğal olarak. Bu özgür medya emekçileriyle dayanışma içinde olduğumuzu vurgulamak isteriz.

Almanya’daki antifaşist ve antikapitalist hareketlerin, Fransa’da yer yerinden oynarken neden Almanya’da yaprak kıpırdamadığını düşünmeleri gerekir. Onlar da sosyal hakların kısıtlanmasına karşı, evsizliğe, işsizliğe, silah ticaretine, savaşa, kapitalizme ve fiili şiddetini artıran ırkçılığa karşı birleşik sokak direnişini örgütlamak için gazetemizi bir ağ olarak kullanabilirler.

Olanaklarımız kısıtlı da olsa tüm ilgililerin aktif hale gelmesiyle medya araçlarımızı etkin bir örgütlenme aracına dönüştürebiliriz.

Daily Resistance, mülteciler adına kampanya yürüten, kitap çıkartan, film yapan ve bizim eylemlerimizi ve bizleri birer alet olarak kullanan tuzu kuru kesimlere de bir mesajdır. Onlara diyoruz ki; biz kendi eylemimizi örgütlediğimiz gibi kendi sözümüzü de söyleyebiliriz. Bizi kurbanlık koyun gibi kullanmaktan vazgeçin artık.

Yaşasın İnsanlaşma Ve Ortaklaşma Mücadelemiz

06.10.2016

Turgay Ulu

Berlin

 

 

GO HOME / EVİNİZE GİDİN

Turgay Ulu GO HOME / EVİNİZE GİDİNTurkish

GO HOME

After it was their turn on the queue , a security which was carrying a walky-talky on his shirt’s pocket told them “ you, you, you and you are going home now”. But Hüsnü was insisting on asking “ but why?” But his questions did not work. Security officer was explaining the rules of the city; “ there are women inside, there are bags and valuable belongings of the guests”. Hüsnü and his friends had returned to the beginning of the street with the feeling of exclusion.

When Olcay had heard the invitation on the phone, he felt excited because he thought that its a preparation for a demonstration. When the meeting time had came , Olcay faced the difficulty about finding Hüsnü’ house. Because of experiencing torture and the prison he was in, he was always bad about finding addresses. But Hüsnü came and took him in front of the wrong building he was waiting for. They went to the top floor from the stairs of the apartment which has no elevator.

There were some food like peppers, potatoes on a untidy table in the kitchen. Hüsnü was preparing for cooking. Olcay started to cut the foods of which Hüsnü had showed him to do so. Hüsnü was self-confident as always and he was telling that he will cook a delicious meal from his hometown. Hüsnü has an athletic body and he was talking with the friends he invited while he was putting cooking pots on the oven. Selma , Ferit and Mehmet was sending photos and laughing each other. Hüsnü was sometimes making comments by looking at the pictures. Hüsnü was criticizing them ;“ All of you have cell phones that worth at least 1000€ but you can not find any money for other things.” mehmet was putting his cell phone under the hot water and trying to tell the other how good his cell phone is.

After a long preparation, the meals were finally ready. They were making comments about the meals while eating them. The potatoes did not cook well. Hüsnü said that it had been Ferit’s fault. He was telling how could his mom cook that meal. He was telling with missing about the wine that he had been making with his brother in their garden. His eyes was lighted up and it was understood how he hanker about his hometown.

Selma, who comparably was younger than others had left, althought she was here during preparations. It was not good to be late to the refugee camp she was living. The strict control system of their camp was restricting their lives. They always had to live within those boundaries of control system.

Klad was the last person that came for the dinner and he had brought a Portugal wine with him. Hüsnü and Olcay became first people that had tasted the wine. The others were not sure about tasting it. A funny talk started about the terms of “Halal” and “Haram”. there were always restrictions for the poor. The rules that decide what to do and what not to do; all were decided by traditions, religions and systems. They all had decided to go beyond those boundaries little bit this evening. There were New Year preparations in all parts of the city. The other parts of the society were making preparations of holiday and entertainment. But they were far behind of this idea of including this atmosphere.

Hüsnü; “ lets do something different tonight, like going to the night club”. Olcay was an older refugee compare to the others and he knew the life in the city better than others. Because he had some experiences. One time his roommate from refugee camp in Hannover asked him to go to disco together. The security guy at the entrance didn’t want to let his black friend in. Security guy told Olcay that “ You can go inside but this black guy can not”. After facing that kind of conversation they had to turn back to refugee camp in a sad and disappointed mood. That night Olcay’s roommate could not sleep because of this bad feeling. Whereas this guy could dance very well. But would he act the same to the Europeans which comes to Africa? He told till morning about how they threat the guests, how hospitable African people are… And he couldn’t understand this exclusion in European cities.

In the city which Olcay and his roommate lived, refugees used to meet at the corner of main train station. When you see one of the refugee camps in a city, its enough to go one corner of that main stations. They come together at those places to find someone to talk and share problems because it was not easy for them to enter into the society. Not being able to included into the public places is not only because of the language. Skin color and public status were determinants of this issue. Olcay had written a poem named “ From the Exterior” about this topic. Olcay was glad to be with the oppressed class like himself. He always liked to observe those environments. He always preferred and continued to live in refugee camps instead of living at a flat after he had applied to refugee process. By this way, he could reorganize strong resistance against to these inhuman treatments.

Although Olcay tried to explain those experiences to his friends which are pretty new for being refugees, he had promoted Hüsnü’s insistence about doing something different tonight and by this way the night had started.

Firstly they went to a cafe which is known as “alternative” but they couldn’t find an empty table when they went inside. Than they saw a table near a group of people but there were no chairs. At this point Hüsnü’s initiative stepped in. He asked a woman from the group with his good German “ Kann ich der Tisch haben? (Can I get the table?)”. The woman told him that he had stated the sentence wrong and corrected him ; “ You must say “ Kann ich den Tisch haben?” He couldn’t have used “artikel” in the sentence correctly. He replied the woman in German “ Okey , I got it! You did sure understand what I mean! Thanks for correcting me though!” and took the table with his strong arms and placed it in front of his friends. He found and brought a couple of chairs too. They started to discuss “Artikels” in German after they sat down. They talked about that even some Germans can not use the “Artikels” correctly.

Klad had came to Germany over another European country. He was working as a constructor and sometimes he let the refugees to work with him which have no working permission. They started to talk about the resistance of workers in Köln in 1973. It was known as Resistance of Ford Factory which was declared as a “Terrorist Strike” by German government and German media. At least 12 thousand workers did strike here and most of those workers were from Turkey. IG Metal Union and German workers did physical attacks with German police and as a result, a communist worker from Turkey who leaded the strikes had been deported. After the chat, Klad said that he had to go home. Then he said goodbye to everyone and left.

The refugees were again sitting as groups in Alternative Cafe. No one was sitting at the same table with the locals, that was spontaneous situation. People were chatting and laughing each other in other tables. Hüsnü and friends had played table soccer in the cafe. Again the players were only refugees. They were always separated in every place they get in. After some time they got bored and decided to go to the bars in city center, due to Hüsnü’s plan.

First attempt to enter the first bar had became unsuccessful. They pied at the corner after they left the queue. There were no toilets around. Moreover they did this to protest the rejection from the bar. Then Hüsnü said “ we will definitely enter the second bar, I’ll try a different tactic.” While walking on the street desperately, Hüsnü asked a couple of women to help them; “We want to enter the club but they don’t let us in. Can you come with us as our friends into the bar? Then you can go if you want” but he had been rejected every time ; “No!”

There was a big yard before the main entrance of the second bar and the this yard was covered with gratings. You have to pass through a barred door to reach the queue in front of the main entrance. So Hüsnü and his friends did that and started to walk through the queue. At this time two security came and stopped them. One of the securities was talking Chechenian, the other was talking Arabic and little bit German. Both of them had long beards and were weareing the jackets that are special to securities. One of them was translating was Hüsnü was saying for the other. One of the securities was telling Hüsnü why they can not go inside. Hüsnü was correcting the German sentences of the security; “ Varum oder vuğum?”. He was trying to tell that he is speaking better German than those two securities, that he is a pretty normal person and he was asking why he has no permission to enter the bar. “ You guys are not German either, you are immigrants too; why don’t you let us in?” The securities were foreigners and they were not letting the foreigners to get in. That was a big paradox! If you were working at a job and you make your boss make more money, your color and your language skills were not very important. But it was a huge problem when you try to enter a club! The discussion between Hüsnü and friends and securities lasted long. Finally the securities said; “we will have to call the police if you don’t leave here now!” The second attempt to enter the bar was also not successful. The attitude for refugees and immigrants had became stricter because of the events that happened last year in Köln and truck event that happened this year in Berlin.

Hüsnü was thinking that they were rejected two times because of wrong tactics. He was thinking that they were rejected because they were not speaking good German except him. Then he told that he will try alone to enter the bar this time. Olcay said “ Okey then if you think so, we are waiting for you at the corner.” Hüsnü started to walk confidently through the entrance of another bar. There was civilian security at the entrance. Security said “ Personal Ausweis bitte! (Personal ID please!)” Hüsnü put his hand to his pocket and gave the blue-green ID card (which is only for refugees) to the security. Security gave the card to Hüsnü back and said “ we don’t get the people inside who has this type of ID.” Hüsnü was no longer calm and he became really mad; “ I’m speaking good German, I’m from Berlin, I was born in Berlin, why don’t you let me in! What’s the difference between me and those people!”… he was rioting this debauchery and unfair treatments. Unfortunately, third attempt to enter the night club was unsuccessful too.

Four friends were walking in the street, between people but alone. Olcay had known already that it would end like that but again he didn’t want to prevent his friends. He was thinking that learning with experiences is a more effective method than others. He had tried this method before to organize the working class too. He took the workers to the places in luxury and tried to show them the huge division between workers and riches and told them the reasons of this division while letting them to observe and feel it.

After unsuccessful attempts of going to the night club, they decided to turn back. Olcay was telling his frieds “ Look! We are refugees , we have tried and saw that we don’t have the same rights with others” all the way long. Speaking the language in a good level was not enough, this racism and inequality have had deeper roots. Olcay was telling his friends his resistance experiences. He told about their 600 km long freedom walk to Berlin. They had done this walk because of prohibition of free movement, closure of refugee camps and deportation of refugees. They had teared the IDs up and posted to Foreigners Section , the same ID which Hüsnü had showed the security guy at the entrance. This protests lasted long years. But the protesters had broken the isolation of the refugee camps, they built up tents at the areas they had occupied and tried a communal lifestyle. Occupation of the parliament, occupation of political party buildings, occupation of houses, roofs… And they had organized successful Europe-wide protests against to the borders.

Olcay; “ Yes dear Hüsnü, without resistance we can not gain our freedoms. Having a good language skill is not enough as you see. All the rights that had been gained in the history were the results of long and hard resistances. Dominant class do not give you freedom, rights and freedoms can be achieved with struggle.” was trying to explain his friends.

Four friends got on the metro to go to the cafe where they were at the beginning. A woman who was sitting next to Hüsnü, started to take photos inside the train. Hüsnü said her “ You don’t have rights to take photos without permission.” And the woman said “ Everybody is free, I can do whatever I want”. Then Hüsnü said “ okey then , I will take pictures of you!”. The woman said “ No! You can’t!” Hüsnü got really angry. Some people have right to do everything, some people can not. What kind of a system was that! Hüsnü argued with this woman loudly and for a long time. Other people in the metro watched this discussion with shocked eyes and no one promoted Hüsnü’s riot against to this injustice. Everybody was responsible from themselves. Big majority of the society was not saying anything against to an unfair treatment when it is not harming them.

After this experience, Mehmet and Ferit understood that its not possible to include into German society with wearing like them, with modern hairstyles and with smart phones that worth thousand euros. On the way, they spoke about “wir sind penahende”, we are refugees and that’s why we were not accepted. They see us different.” Refugees Welcome; they’ve heard that several times but in real life it had no meaning. They have learned that with experiencing.

People were visiting their parents or relatives, organizing parties, going to holiday in Christmas Eve. But refugees didn’t have those chances. Instead they were meeting each other at home, chatting and cooking traditional foods. That was their way of celebrating Christmas. Actually Hüsnü and his frieds were kind of lucky. There were a lot of refugees that are living in refugee camps in forests, far away from society and social life and they didn’t have chance to communicate with people. Even communicating with people had been achieved with resistance. Hüsnü and his friends were able to visit some cafes and that had been achieved by resistance. Some cafes were organizing solidarity meetings with refugees.

Sometimes, Hüsnü and his friends are meeting in a cafe , drinking tee, cooking traditional foods from different cultures, organizing film shows and seminars. They are trying to share the resistance experiences with new refugees with publishing a newspaper in different languages.

The next day, they again met at a friend’s house and cooked food, watched theaters and listened to musics that are made about the problems of migrants and refugees. But Ferit was not happy today. They have learned that Ferit got a letter yesterday and deportation judgment is made about him. They suddenly put their heads together and started to think while they were consoling Ferit. Finally they set an appointment to a lawyer in order challenge the decision of deportation. They translated the letter for Ferit. They had stopped several deportations with resistance and struggle. Moreover, Klad told them that they had prevented a deportation with occupying the airplane. Ferit was now more hopeful. It must be resisted against to injustice. Isolation, outsiderdom, inequality could only be prevented like that. Refugees didn’t come to Europe with pleasure. The reasons of continuing war and suffer in their geographies were those dominant powers.

As the meetings continued, the content of their conversations started to be more politic. The words “ war, exploitation, capitalism” started to be heard more then before even in their jokes.

(Translate: Özcan Candemir)

DECEMBER, 2016

TURGAY ULU – BERLIN

EVİNİZE GİDİN

Kuyruktaki sıra onlara geldiğinde, yeleğinin üst cebinde telsiz bulunan güvenlik görevlisi onlara; “sen, sen, sen ve sen evlerinize gidiyorsunuz” dedi. Hüsnü, “ama niye, ama niye” diye başlayan ısrarlı sorular yöneltiyordu. Hüsnü’nün bu sorgulamaları bir işe yaramamıştı. Güvenlik görevlisi ona kentteki kuralları anlatıyordu. “İçeride kadınlar var, misafirlerimizin çantaları, değerli eşyaları var” diye başlayan cümlelerde kuralları sıralamaya devam etti. Hüsnü ve arkadaşları sorgulayan bakışları ve dışlanmışlığın verdiği eziklikle kuyruktan çıkıp, sokağın başına doğru geri döndüler.

Olcay, telefondaki daveti duyunca bu davetin bir eylem hazırlığı olduğunu düşünüp heyecanlanmıştı. Buluşma saati geldiğinde Olcay, Hüsnü’nun yeni kiraladığı evi bulmakta zorlandı. Uzun hapislik ve gördüğü işkencelerin etkisinden olsa gerek, adres bulmak ve yön tayin etmek onun için bir çeşit işkenceydi. Neyse ki Hüsnü, kapının önüne çıkıp Olcay’ı beklediği yanlış apartmanın önünden aldı. Birlikte asansörü olmayan binanın en üst katına çıktılar.

Dağınık durumda olan evin mutfağındaki tahta masanın üzerinde patates, biber gibi yemeklik malzemeler vardı. Hüsnü, yemek yapmaya hazırlanıyordu. Olcay, masanın üstündeki malzemeleri Hüsnü’nün tarif ettiği biçimde doğramaya başladı. Hüsnü, her zamanki kendine güvenli tavırlarıyla memleket yemeğini iyi yapacağını anlatıyordu. Hüsnü, uzun boylu, atletik yapılı gövdesiyle bir yandan tenceleri ocağa koyuyor bir yandan da eve davet ettiği arkadaşlarıyla sohbet ediyordu. Selma, Ferit ve Mehmet ellerindeki telefondan birbirlerine bazı resimler gösterip gülüşüyorlardı. Hüsnü, arada bir telefonu onların elinden çekip görüntülerle ilgili yorumlar yapıyordu. “Hepinizin cebinde bin euroluk telefonlar var ama başka şeyler için para bulamıyorsunuz” diyerek onları eleştiriyordu. Mehmet, telefonunu musluktan akan sıak suyun altında yıkayarak onun ne kadar dayanıklı bir alet olduğunu el ve kafa işaretleriyle mutfakta bulunan diğer arkadaşlarına anlatmaya çalışıyordu.

Uzun bir hazırlığın sonunda yemekler hazır hale gelmişti. Hep birlikte yemek yerken bir yandan da yemeğin nasıl olduğu üzerine yorumlar yapıyorlardı. Patates yeteri kadar pişmemişti. Hüsnü, bunun sorumlusu olarak Ferit’i gösterdi. Annesinin bu yemeği ne kadar lezzetli yaptığını anlatıyordu. Terkettiği memleketinde abisiyle birlikte bahçede yaptıkları şaraplardan özlemle söz ediyordu. Memleket anılarını anlatırken gözleri buğulanıyor, derin bir hasret çektiği anlaşılıyordu.

Yaşı genç olan Selma, hazırlık sürecinde orda olsa da yeme aşamasında bilinmeyen bir nedenle evden ayerılmıştı. Yaşamakta olduğu kampa geç kalmak onun için iyi olmazdı. Mülteci kamplarındaki sıkı kontrol sistemi onların hayatlarını sınırlıyıordu. Sürekli bu kontrol sisteminin sınırları içinde yaşamak zorundaydılar.

Yemeğe en son gelen Klad, yanında kırmızı bir Portekiz şarabı getirmişti. Hüsnü ve Olcay şaraptan ilk tadanlar oldu. Diğerleri alkol içmekte yeterince kararlı değillerdi. “Helal” ve “haram” kavramları üzerine esprili sohbetler sardı mutfağı. Yoksullar için her yerde sınırlar vardı. Ne yapılır, ne yapılmaz sorularını belirleyen kurallar; gelenekler, dinler ve sistemler tarafından belirleniyordu. Bu akşam biraz bu sınırları çiğnemek herkesin üzerinde ortaklaştığı konu oldu. Kentte yılbaşı hazırlıkları vardı. Toplumun diğer kesimleri tatil ve eylence hazırlıkları yapıyorlardı. Onlar bu atmosferin içine dahil olma hissinden uzaklardı.

Hüsnü, “Olcay abi bu gece biraz farklı şeyler yapalım ne dersin, mesela klübe gdelim bu gece.” Olcay, diğer arkadaşlarına göre biraz daha eski bir mülteciydi ve şehirdeki hayatı biraz daha iyi biliyordu. Bu konuda deneyimleri vardı. Hannover şehrinde bir keresinde mülteci kampındaki oda arkadaşıyla birlikte, oda arkadaşının isteği üzerine diskoya gitmeyi denemişlerdi. Diskonun kapısında duran bekçi, Olcay’ın yanındaki siyah arkadaşını içeri almak istememişti. Bekçi Olcay’a ”sen içeri girebilirsin ama bu siyah arkadaşının içeri girmesi yasak” demişti. Bunun üzerine Olcay ve oda arkadaşı üzgün ve kırgın bir şekilde mülteci kampına geri dönmek zorunda kalmışlardı. O gün sabaha kadar Olcay’ın siyah oda arkadaşı çok üzgün ve tepkili ruh haliyle uyuyamamıştı. Olcay’ın oda arkadaşı çok güzel dans ederdi halbuki. Oysa Afrika’ya gelen Avrupalılara yerliler böyle mi davranırlardı. Yerlilerin misafirperliklerini, her insana saygı duyduklarını anlattı sabaha kadar, Olcay’ın oda karkadaşı Avrupa kentlerindeki bu dışlamalara bir türlü anlam veremiyordu.

Olcay’ın oda arkadaşıyla birlikte kaldıkları şehirde, mülteciler; sanki önceden sözleşmiş gibi merkez tren istasyonunun bir köşesinde buluşurlardı. Şehirdeki mülteci kamplarından birini görmek istiyorsan tren istasyonunun yanındaki bu köşeye gittiğinde bulursun onu. Toplumsal ortamlara girmek onlar için kolay olmadığı için köşelerde kendiliğinden buluşma ve dertleşme noktaları oluşuyordu. Toplumsal ortamlara dahil olamamak sadece dil bilmemekle bağlantılı bir durum değildi. Renk farklılığı ve sosyal sınıf farklılığı bu ayrışmada belirleyici etkenlerdi. Olcay, bu tablo üzerine bir şiir kaleme almıştı. Şiirinin ismi “Hariçten” di. Olcay, kendisi gibi toplumun ezilen sınıflarından insanlarla bir arada olmaktan hoşnutluk duyuyordu. Bu tür ortamları gözlemlemeyi seviyordu. İltica ettiğinden beri evlerde kalmayı tercih etmemiş, kendisi gibi mültecilerin kaldığı kamplarda kalmayı tercih etmişti. Böylece bu insanlık dışı koşullara karşı etkili direnişler örgütleme hayali ve çabasıyla geçiriyordu günlerini.

Olcay, tüm bu deneyimlerini Hüsnü’ye ve odada bulunan diğer yeni mülteci arkadaşlarına anlatmaya çalıştı. Ama gene de Hüsnü’nün “bu gece değişik bir şeyler yapalım” önerisini destekledi ve gece macerası böylece başlamış oldu.

Önce “alternatif” olarak bilinen bir cafeye gittiler. Kapıdan içeriye girdiklerinde boş masa bulamadılar. Hüsnü her zaman ki girişkenliğiyle devreye girdi. Yan taraftakilerin yaındaki masa boştu ve etrafında sandalyeler yoktu. Hüsnü iyi bildiği Almancasıyla yan tarafta oturan topluluktan bir kadına; “boş masayı alabilir miyim” diye sordu. Hüsnü; “kann ich der Tisch haben” dedi. Kadın ona cümleyi yanlış kurduğunu söyledi: “Nein falsch, du muss den Tisch sagen nicht den Tisch” diye cevap verdi. Hüsnü cümledeki artikeli doğru kullanamamıştı. Kadına Almanca; “tamam anladık, sen ne dediğimi anladın masaya ihtiyacımız var düzelttiğin için teşekkür ederim” dedi ve masayı öfkeli bir şekilde, güçlü elleriyle arkadaşlarının olduğu yere yerleştirdi. Bir kaç da boş sandalye buldu getirdi. Masaya oturduklarında Almancadaki artikeller üzerine sohbetler ettiler. Cümle kuruşlarında bazı artikelleri Alman olanların bile tam kullanamadıkları üzerine sohbet ettiler.

Klad, başka bir Avrupa ülkesinden gelmişti Almanya’ya. İnşaat işlerinde çalışıyordu, bazen yanında, çalışma hakkı olmayan mültecileri de çalıştırıyordu. Kald ile 1973’te Köln kentinde yaşanan Ford fabrikasındaki işçi direnişi üzerine sahbet ettiler. Bu sahbete sadece Klad ve Olcay iştirak etmişlerdi Misafir işçilerin çalışmış olduğu Ford fabrikası grevi, Almanya basını ve devleti tarafından “terörist grev” olarak ilan edilmişti. Çoğunluğu Türkiyeli olan, onikibin işçi grev yapmışlardı burada. İG Metal sendikası ve Alman işçiler polislerle beraber greve karşı fiziki saldırılar yapmışlardı ve grevin öncülüğünü çeken bir Türkiyeli komünisti olaylar sonrasında sınır dışı etmişlerdi. Bu sohbetten sonra Klad eve gitmek zorunda olduğunu belirtip arkadaşlarıyla vedalaştı ve gitti.

Altarnatif cafede de gene mülteciler öbek öbek bir aradaydılar. Kentin yerlileriyle karışık bir masada oturulmuyordu, bu kendiliğinden oluşan bir durumdu. Diğer masalarda sohbetler ediliyor, kahkahalar atılıyordu. Hüsnü ve arkadaşları cafede bulunan langıt oynadılar biraz. Langırt oynarken de gene tüm oyuncular mülteciydi. Girdikleri ortamlarda hep ayrık duruyorlardı. Bir süre sonra buradan sıkıldılar ve Hüsnü’nün planıyla şehir merkezindeki klüplere gitmek üzere yola çıktılar.

İlk klübe gitme grişimi başarısız olmuştu. Kuyruktan ayrıldıklarında ıssız bir köşeye işediler. İşemek için bir tuvalet yoktu. Birazda klubün önünden kovulmaya bir tepkiyle yapmışlardı bu işeme eylemini. Hüsnü; “ikinci klübe kesin gireceğiz bakın ben şimdi değişik taktikler deneyeceğim” dedi. Caddede umutsuz bir halde yürürlerken Hüsnü, bir kaç kadına; “bize yardımcı olur musunuz, klübe girmek istiyoruz ama bizi almıyorlar, bizim arkadaşımızsınız gibi yanımızda gelin birlikte klübe gidelim sonra siz isterseniz çıkarsınız” demişti ama tüm bu girişimleri “hayır” denilerek geri çevrilmişti.

İkinci klübün giriş kapısından önce geniş bir boşluk alan vardı. Bu alanın etrafı demir parmaklıklarla kapalıydı ve giriş kapısının önündeki uzun kuyruğa ulaşmak için önce demir parmaklıklı kapıdan geçmek gerekirdi. Hüsnü ve arkadaşları demir kapıdan girerek klübe giriş kapısının önündeki kuyruğa doğru yürümeye başladılar. Hızlı adımlarla iki bekçi onlara doğru geldiler ve onları durdular. Bekçilerden biri Çecence konuşuyordu, diğeri de Arapça ve biraz da almanca konuşuyordu. İikisi de uzun sakallıydı ve üzerlerinde bekçilere özel üniforma vardı. Biri diğerine Hüsnülerin söylediklerini tercüme ediyordu. Bekçilerden biri, Hüsnülere neden klübe giremeyeceklerini anlatıyordu. Hüsnü, bekçinin kurduğu Almanca cümleleri düzeltiyordu; “varum oder vuğum” diye söze başlayıp aslında kendisinin bu bekçilerden iyi Almanca konuştuğunu, gayet normal bir insan olduğunu ve neden klübe alınmadığını anlatıyordu. “Bakın siz de Alman değilsiniz, siz de göçmensiniz neden bizi içeri almıyorsunuz” diye bekçileri soru yağmuruna tutuyordu. Klübün önünde bekçilik işin de çalışanlar da göçmendiler ama başka mülteci ve göçmenleri içeri almıyorlardı. Enterasan bir çelişki vardı burda. Bir işte çalışıp patronlara para kazandırıyorsan dil bilmemen, rengin hiç önemli değil ama içeri girmek için bunlar sorundu. Hüsnü ve arkadaşlarıyla bekçiler arasındaki tartışma uzun sürdü. Bekçiler “burayı hemen terketmezseniz polis çağıracağız” diyorlardı. O akşam ikinci deneme de başarısız olmuştu. Geçen yılbaşında Köln kentinde yaşanan olaylar ve Berlin’de bu yıl yaşanan tır olayından sonra mülteci ve göçmenlere karşı tutumlar sertleşmişti.

Hüsnü, iki deneme de de yanlış taktikler uyguladıklarını düşünüyordu. Kendisi dışındakilerin iyi Almanca konuşamadıkları için klübe alınmadıklarını düşünüyordu. Bu sefer kendisinin tek başına içeri girmeyi deneyeceğini söyledi. Olcay, “tamam madem öyle düşünüyorsun dene bakalım biz köşede seni bekliyoruz” dedi. Hüsnü, kendinden emin adımlarla başka bir klübün kapısına doğru yürüdü. Kapının hemen girişinde sivil giyimli bir bekçi vardı. Bekçi, Hüsnü’ye “parsonal ausweis bitte” dedi. Hüsnü, arka cebindeki cuzdanından mavi renkli, mülteciler için verilen kimliği çıkarttı ve bekçiye uzattı. Bekçi “bu geçerli değil, bu kimliğe sahip olanları klübe almıyoruz” diyerek mavi mülteci kimliğini Hüsnü’ye geri uzattı. Hüsnü artık iyice sinirlenmişti. “Ben iyi Almanca konuşabiliyorum, ben Berlinliyim, ben Berlin’de doğdum neden içeri almıyorsunuz beni, benim diğer insanlardan ne eksiğim var” diye başlayan cümlelerle bu dışlanmışlığa isyan ediyordu. Ne var ki üçüncü klüp denemesi de başarısız olmuştu.

Dört arkadaş insan kalabalıkları içinde ama yalnızlık duygularıyla yürüyorlardı. Olcay, başından beri böyle olacağını biliyordu ancak arkadaşlarını engellemedi, görerek, yaşayarak anlamanın daha etkili ve doğru bir metod olduğunu düşünüyordu. İşçi sınıfı içindeki örgütlenme çalışmalarında da bu yöntemi denemişti. İşçileri zenginlerin mekanlarına götürüp, zenginlerle yoksullar arasındaki hayatın farklılıklarını ve nedenlerini onlara göstererek ve hissettirerek anlatmıştı.

Hüssnü ve arkadaşları başarısız klüp macerasından sonra geri dönmeye karar verdiler. Yol boyunca Olcay, “bakın biz mülteciyiz denedik ve gördük diğer insanlarla eşit haklara sahip değiliz” diyordu. Dili iyi bilmek eşitlik için yeterli değil, bu eşitsizliğin ve ırkçılığın daha derin kökleri var. Olcay, arkadaşlarına direniş deneyimlerini anlatıyordu. Altıyüz kilometrelik, Berlin’e kadar yaptıkları özgürlük yürüyüşünü anlattı. Yürüyüşü dolaşım yasağı, mülteci kamplarının kapatılması ve sınırdışıların durdurulmaı talebiyle yapmışlardı. Yürüyüş sırasında, Hüsnü’nün klüp bekçisine gösterdiği mavi renkli ve içinde yasakların yazılı olduğu mülteci kimliklerini yırtarak yabancılar şubesine postalamışladı. Yıllarca süren bu diernişlerinde, mülteci kamplarının izolasyonunu kırıp, işgal ettikleri alanlarda çadırlar kurmuş ve komünal bir hayatı denemişlerdi. Parlemento işgali, siyasi parti merkezlerinin işgali, ev işgalleri, çatı işgalleri ve Avrupa çapında, sınırlara karşı etkili eylemler örgütlemişlerdi.

Olcay; “işte böyle Hüsnücüğüm, mücadele etmeden özgürlüklerimizi kazanamayız. Sadece dil bilmek özgür olmak için yetmiyor görüyorsun. Tarihte ezilen insanların kazandakları haklar zorlu ve uzun mücadelelerle gerçekleşmiştir. Egemen sınıflar kimseye özgürlük bahşetmezler, haklar ve özgürlükler mücadele edilerek elde edilir” diye arkadaşlarına anlatmaya çalışıyordu.

Dört kafadar ilk gittikleri cafeye geri dönmek için metroya bindiler. Hüsnü’nün yan koltuğunda otururan bir kadın metronun içini fotoğrafladı. Hüsnü ona; “neden insanlara sormadan resim çekiyorsun buna hakkın yok” dedi kadına. Kadın “herke özgür ne istersem onu yaparım” diye karşılık verdi. Hüsnü; “peki o zaman ben de senin fotoğrafını çekeyim” dedi. Kadın; “hayır olmaz” dedi. Hüsnü bu duruma çok sinirlenmıştı. Bazı insanlar istediği herşeyi yapıyor, bazı insanlar bunları yapamıyor bu nasıl bir sisitem diye düşünüyordu. Hüsnü uzun bir süre fotoğraf çeken kadınla sinirli ve sesli bir şekilde tartıştı. Metrodaki diğer yolcular da bu tartışmayı şaşkın gözlerle izlediler ve hiç birisi Hüsnü’nün bu eşitsizliğe karşı isyanını desteklemedi. Herkes kendinden menkuldu. Kendilerine zararı olmayan hiç bir haksızlığa toplumun büyük bir çoğunluğu isyan etmiyordu.

Ferit ve Mehmet, ellerindeki bin euroluk telefonlarla ve Almanlar gibi giyinerek, ya da onlar gibi saçlarını şekillendirerek toplumsal hayatın içine dahil olunamayacağını bu denemelerden sonra anlamaya başlamışlardı. Yol boyunca “wir sind penahende” biz mülteciyiz bu nedenle bizi farklı görüyorlar insanlar. “Mülteciler hoşgeldi” gibi çok duydukları sözlerin aslında gerçek yaşamda bir karşılığı yoktu . Bunu yaşayarak görüyorlardı.

Yılbaşı arefesinde insanlar akrabalarını ziyarete gidiyorlar, tatile gidiyorlar, partiler, eylenceler düzenliyorlar. Mültecilerin ise bu olanakları ve seçenekleri yok. Onlar da birbirleriyle evlerde buluşup memleket yemekleri yapıyor ve sohbetler ederek yılbaşını geçirmeye çalışıyorlardı. Hüsnü ve arkadaşları gene şanslı sayılırdı. Mültecilerin bsüyük çoğunluğu uzun yıllar, şehirden uzak, ormanların içine kurulmuş mülteci kamplarından dışarı çıkma, toplumla ilişki kurma şansına sahip değiller. Toplumla bağ kurmak bile mücadele ile olur. Hüsnü ve arkadaşlaranın bazı cafelere gidiyor olabilmesi bile gerçekleştirdikleri mücadelenin sonucunda olmuştur. Bazı cafeler direnen mültecilerle ilgili dayanışma etkinlikleri düzenliyorlardı.

Hüsnü ve arkadaşları bazı günlerde dernek ya da cafelerde buluşup birlikte değişik ülkelerin yemeklerinden yapıyorlar, çay yapıyorlar, film gösterimi ve seminerler düzenliyorlar. Değişik dillerde gazete çıkartarak yeni gelen mültecilere Olcayların direniş deneyimini aktarmaya çalışıyorlar.

Ertesi gün gene bir arkadaşlarının evinde buluşup yemek yaptılar. İnternetten mülteci ve göçmenlerin sorunları üzerine yapılmış müzik ve tiyatroları izlediler. Ancak Ferit bugün hiç keyifli değildi. Öğrendiler ki Ferit dün bir mektup almış ve hakkında sınırdışı kararı verilmiş. Hemen kafa kafaya verip bir yandan Ferit’i teselli ederken bir yandan da karara itiraz hakkını kullanmak için avukatla görüşme ayarladılar. Mektubu Ferit’e tercüme ettiler. Daha önce birçok sınırdışı işlemini mücadele ederek durdurmuşlardı. Hatta Klad onlara, sınırdışı edilmek üzere uçağa bindirilen bir mülteciyi uçağı işgal ederek nasıl durdurduklarını anlatmıştı. Ferit şimdi daha umutluydu. Haksızlıklara karşı mücadele edilmeliydi. İzolasyon, dışlanmışlık ve eşitsizlik ancak böyle kırılabilirdi. Mülteciler avrupaya keyiflerinden gelmiyorlar. Yaşadıkları coğrafyalarda süren savaş ve çatışmaların nedeni işte bu egemen kapitalist devletlerdi.

Buluşmalar devam ettikçe Hüsnü ve arkadaşlarının sohbet konuşmaları daha bir politik içerik kazanıyordu. Artık esprilerinde kapitalizm, savaş, sömürü gibi kelimeler daha sık duyulur olmuştu.

Aralık 2016

Turgay Ulu

Berlin

Diskussion über den kurdischen Befreiungskampf mit Baran Yunus und Turgay Ulu, 10. September 2016 (We!R#17)

10september2016baranturgay

Yaptığımız radyo programında, Kürt Özgürlük Mücadelesi hakkında tartıştık. 1984 öncesine kadar gerçekleşen Kürt halk isyanlarının durumu ve 1984 sonrası geliştirilen ettkili mücadele ile elde edilen haklar konusunu tartdıştık. Ayrıca aktüel durumla ilgili olarak Rojava devriminin Ortadoğuda sağladığı altarnatif mevzi hakkında konuştuk. Türk devletinin artan saldırıları ve buna karşı geliştirilen direniş hakkında konuştuk. Dünya devletlerinin mülteciler üzerinde yürüttükleri kirli pazarlıklar ve antlaşmalar üzerine koruştuk.

++++++++++

In unserem Radioprogram diskutieren wir über den kurdischen Befreiungskampf, über die Beschaffenheit des sich vor 1984 realisierenden kurdischen Volksaufstands und über den sich nach 1984 entwickelnden, wirkungsvollen Kampf und das Thema der gewonnenen Rechte. Außerdem sprechen wir über die aktuelle Situation in Bezug auf die Rojavarevolution, die im mittleren Osten für eine alternative Lage sorgt. Über die zunehmenden Angriffe des türkischen Staats und den dagegen entstehenden Widerstand. Über die schmutzigen Handel und Abkommen der Weltstaaten mit Geflüchteten.

MAY 1st IS OUR PUBLIC HOLIDAY OF RESISTANCE

1. Mai Turgay Uluenglisch & german below

1 MAYIS MÜCADELE GÜNÜMÜZ
1856 yılında Avustralya’da işçiler, günlük çalışma saatlerinin 8 saate düşürülmesi için eylemler yaptılar. Bir günlük iş bırakma eylemi yaptılar. Eyleme katılım büyük oldu.
1886 yılında Amerikan Emek Federasyonu, günlük 8 saatlik çalışma süresinin 1 Mayıs 1886 yılı itibariyle yasalaştırılması önerisini kabul etti. Chicago’da siyah, beyaz tüm renkten işçiler, çalışma saatlerinin düşürülmesi talebiyle yürüyüşe geçtiler. O zamanlar Luizvil meydanı siyahlara kapalıydı. İşçiler birleşerek tüm bu yasakları kırdılar.
Haymerket’te yapılan eyleme polis saldırdı. Çatışmalar yaşandı. Direnişe önderlik eden 4 işçi idam edilerek öldürüldüler. İşçi önderlerinden Albert Persons, af dilemesi karşılığında serbest bırakılması önerisini kabul etmedi. Burjuvazi karşısında eğilmedi.
İşçilerin ve emekçilerin direnerek kazandıkları 1 Mayıs, İkinci Enternasyonal’e bir Fransız işçinin yaptığı öneriyle dünya emekçilerinin birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak yüzyıllardan beri anılmaya devam ediyor.
Günümüzde de işçiler sömürülüyor. Dünyada azınlık bir nüfusu oluşturan burjuvazi lüks bir hayat yaşarken, milyonlarca işçi, işsiz ve mülteciler insanca yaşam koşullarından uzak bir şekilde yaşıyorlar.
İşçilerin ve emekçilerin ürettikleri değerlerle silah ticareti yapıyorlar. Haksız savaşlarda gene dünyanın yoksulları öldürülüyor. Enerji kaynaklarını ele geçirmek için yerli halklar mülteci ve göçmen olmaya zorlanıyor. Mülteciler, saatte 1 euroluk işlerde çalıştırılarak sömürülüyorlar. Resedenspflich, lager ve abschubung uygulamalarıyla mülteciler tam bir izolasyon hayatı yaşamaya mahkum ediliyor. Ev kiralarına her ay yüksek miktarda zamlar yapılarak yoksullar sokağa itiliyorlar.
Günlük fazla çalışma sürelerinin düşürülmesi, işçilerin ve emekçilerin direnişleriyle başarıldı. Günümüzde teknoloji gelişmiştir. İnsanların aşırı çalışmasına ihtiyaç yoktur. Ancak burjuvazi sömürüye doymuyor. Dünyadaki işçi, işsiz ve yoksullar hala çalışmaktan başka bir hayat sürdüremiyorlar. Büyük insanlığın kültürel ihtiyaçlarını, seheyat özgürlüğünü, sağlık, barınma, beslenme gibi temel haklarını kullanma şansı yoktur.
Kapitalizm; sürekli boyun eğen, isyan etmeyen, sadece çalışıp artı değer üreten ve sadece alış veriş yapan bir insanlık istiyor. Bizler bu hayat tarzını kabul etmiyoruz. Eşit, özgür ve insanca bir hayat yaşamak istiyoruz. Ancak, özgürlüğün bize hediye edilmeyeceğini de biliyoruz.
Kapitalist sömürü sistemi ekonomik krizden kurtulamıyor. Avrupa’da kriz derinleştikçe ırkçı politikalar geliştiriliyor. Kriz dönemlerinde, hayatları ilk cehenneme çevrilenler; işçi, işsiz, mülteci ve göçmenler oluyor.
1 Mayıs, hayatlarımızı izolasyona mahkum eden burjuvaziye karşı, savaşa karşı, cins ayrımcılığına karşı isyan etmenin, sokağa çıkmanın günüdür. Dünyanın tüm işçi, işsiz ve mültecileri birleşerek sokağa çıktığında özgürlüklerimiz için zaferler kazanabiliriz.
Ömür boyu çalışarak, sömürülerek yaşamak istemiyoruz. Çalınan emeklerimizin, kapitalizm tarafından kirletilen doğanın geri verilmesini istiyoruz. Kapitalist devletlerin her yeri kameralarla donatarak bizi sürekli gözetim ve denetim altında tutmasını istemiyoruz.
Kapitalist izolasyon sistemine karşı bir yıldır sokaklarda özgürlük mücadelesi veriyoruz. Her türlü eylem yöntemini kullanarak, sömürü ve ırkçılığa karşı, savaşa karşı mücadele ediyoruz. 1 Mayıs birlik, dayanışma ve mücadele gününde de sokaklarda olacağız.
YAŞASIN İNSANLAŞMA VE ORTAKLAŞMA MÜCADELEMİZ
Devrimci Mülteci Hareketi

MAY 1st IS OUR PUBLIC HOLIDAY OF RESISTANCE
In 1856, Australian workers organized political actions to reduce the daily working hours to 8. They were on strike for a whole day. Many people participated in these actions. In 1886, the American Federation of Labor accepted the proposal to reduce the daily working hours to 8 by law, starting on May 1st 1886. In Chicago, Black and white workers demonstrated together
to reduce the working hours. At this time, Blacks were not allowed to enter Louisville Place. However, the works united and violated these laws. The police attacked the assembly of workers at Haymarket, leading to violent confrontations. 4 leaders of the protest were subsequently hanged. One of the leading figures, Albert Persons, refused the offer to be set free in exchange for a public apology. He did not bow to the bourgeoisie. May 1st represents the day when workers achieved a success by their resistance. It has been celebrated as a day of the international workers coalition, of solidarity and of resistance since a proposal of a French worker at the 2. International more than 100 years ago. However, workers are still being exploited today. Whereas a minority can live a bourgeois, luxurious live, millions of workers, unemployed and refugees live far away from humane
conditions. The products of their hard labour are instrumentalized by arms trading actors, nourishing illegitimate wars which again kill the poor of the world. Whole societies are forced to flee or migrate in order to to access resources. Refugees are exploited in minimally paid jobs (so called 1-Euro-Jobs). State practices like Residenzpflicht, camps and deportations make them live in complete isolation. Due to rising rents on a monthly basis, the poor are displaced from their homes. The reduction of the daily working hour has to be seen as a result of the workers’ resistance. Today, the high degree of technology makes hard work unnecessary. Seemingly, the bourgeoisie has not profited enough from exploitation. In the whole world, workers, unemployed and poor cannot yet live a life apart from wagework. A majority of the people does not possess the opportunity to live basic human rights for cultural needs, freedom of movement, health, or accommodation. Capitalism is still being based on people who constantly comply, who do not rebel, who work, produce a surplus and consume. We do not accept this way of living. We demand an equal, free and humane existence. But we are conscient that this freedom will not be given for free.
The capitalist system of exploitation cannot flee the economic crisis. The deeper the crisis gets, the more racism will become state politics. It is always the life of workers, unemployed, refugees and migrants which are turned into hell during crises.
The 1st of May is our day to rebel against the bourgeoisie, who convicts us of life in isolation; against war; against sexism. It is our day to protest on the streets. Only if all workers, unemployed and refugees unitedly take the streets, we can attain our freedom. We do not want exploitation and a life absorbed with work. We want to take back the organization and products of our work and to liberate our minds poisoned by capitalism. We do not want the capitalist nation-states to control us at every pace.
Since one year, we fight on the streets for our liberty and against the capitalist system of isolation. We protest with different political actions against exploitation, racism and war. Accordingly, we will be on the streets the 1st of May – the day of workers’ coalition, solidarity and resistance!

LONG LIVE OUR RESISTANCE FOR HUMAN DIGNITY AND SOLIDARITY
The Revolutionary Refugee Movement

DER 1. MAI IST UNSER TAG DES WIDERSTANDS
1856 organisierten Arbeiter_innen in Australien politische Aktionen, um die tägliche Arbeitszeit auf acht Stunden zu reduzieren. Sie streikten einen ganzen Tag. Viele Menschen beteiligten sich an den Aktionen. 1886 stimmte die Amerikanische Arbeiter-Föderation (American Federation of Labor) dem Vorschlag zu, die tägliche Arbeitszeit von acht Stunden per Gesetz ab dem 1. Mai 1886 geltend zu machen. In Chicago demonstrierten schwarze und weiße Arbeiter_innen gemeinsam mit der Forderung nach Reduzierung der Arbeitszeiten. Damals war es den Schwarzen nicht erlaubt den Louisville Platz zu betreten. Doch die Arbeiter_innen vereinigten sich und brachen all diese Gesetze. Die Polizei griff die Arbeiter_innenversammlung auf dem Haymarket an. Es kam zu gewalttätigen Auseinandersetzungen. Vier Arbeiter, die den Protest anführten, wurden erhängt. Albert Persons, eine zentrale Figur für den Arbeiter_Innenprotest, lehnte das Angebot ab, für eine öffentliche Entschuldigung freigelassen zu werden. Er beugte sich nicht vor der Bourgeoisie. An den 1. Mai, an dem die Arbeiter_innen und Werktätigen durch ihren Widerstand gewannen, wird aufgrund des Vorschlags eines französischen Arbeiters auf der 2. Internationalen seit Jahrhunderten als ein Tag der internationalen Arbeiter_innenvereinigung, der Solidarität und des Widerstands in erinnert.
Heute werden Arbeiter_innen ausgebeutet. Während weltweit eine Minderheit ein bourgeoises, luxuriöses Leben führen, leben Millionen von Arbeiter_innen, Arbeitslosen und Flüchtlingen fern von menschenwürdigen Konditionen. Mit den von den Arbeiter_innen und Werktätigen produzierten Gütern, wird Waffenhandel betrieben. In den unrechtmäßigen Kriegen werden wieder die Armen dieser Welt getötet. Ganze Bevölkerungen werden zur Migration und Flucht gezwungen, um an deren
Energieressourcen zu gelangen. Flüchtlinge werden mit Ein-Euro-Jobs ausgebeutet. Sie werden durch Praktiken wie die Residenzpflicht, Lager und Abschiebungen verurteilt, ein Leben in völliger Isolation zu führen. Die Armen werden wegen den monatlich steigenden Mieterhöhungen auf die Straße gesetzt.
Die Reduzierung der täglichen Arbeitszeit wurde durch den Widerstand der Arbeiter_innen und der Werktätigen erzwungen. Heute ist die Technologie hochentwickelt. Es gibt keine Notwendigkeit für die Menschen hart arbeiten zu müssen. Doch die Bourgeoisie ist noch nicht satt geworden von der Ausbeutung. Weltweit können Arbeiter_innen, Arbeitslose und Arme kein anderes Leben als für Arbeit führen. Ein Großteil der Menschheit hat nicht die Möglichkeit Grundrechte wie kulturelle Bedürfnisse, Reisefreiheit, Gesundheit, Unterkunft zu verwirklichen.
Der Kapitalismus wünscht sich eine Menschheit, die sich ständig unterwirft, nicht rebelliert, arbeitet, einen Mehrwert produziert und nur konsumiert. Wir akzeptieren diese Lebensweise nicht. Wir verlangen ein gleichberechtigtes, freies und menschenwürdiges Dasein. Aber wir sind uns auch bewusst, dass uns die Freiheit nicht geschenkt wird. Das kapitalistische System der Ausbeutung kann sich nicht vor der ökonomischen Krise retten. Umso tiefer die Krise, desto mehr wird rassistische Politik verbreitet. Während den Krisen sind es die Leben der Arbeiter_innen, der Arbeitslosen, der Flüchtlinge und der
Migrant_innen, die zur Hölle werden.
Der 1. Mai ist der Tag, an dem wir gegen die Bourgeoisie, die uns zu einem Leben in Isolation verurteilt hat, gegen Krieg, gegen Sexismus rebellieren, ein Tag an dem wir auf die Straße gehen. Nur wenn alle Arbeiter_innen, Arbeitslose und Flüchtlinge dieser Welt vereinigt auf die Straße gehen, können wir unsere Freiheit gewinnen. Wir wollen nicht lebenslang Arbeiten und auch keine Ausbeutung. Wir verlangen unsere Arbeit und die vom Kapitalismus beschmutzte Natur zurück. Wir möchten nicht, dass die kapitalistischen Staaten uns jederzeit und überall mit ihren installierten Kameras überwachen und kontrollieren.
Wir protestieren seit einem Jahr auf den Straßen für unsere Freiheit und gegen das kapitalistische Isolationssystem. Wir protestieren mit unterschiedlichen politischen Aktionen gegen Ausbeutung, Rassismus und Krieg. Wir werden auch am 1. Mai, dem Tag der Vereinigung, der Solidarität und des Widerstands, auf die Straße gehen.

ES LEBE UNSER WIDERSTAND FÜR DIE MENSCHENWÜRDE UND SOLIDARITÄT

Die Revolutionäre Flüchtlingsbewegung

Festung Europa einreißen

Festung Europa einreißenDienstag | 19. April 2016 | 19 Uhr | Bandito Rosso | Lottumstraße 10a

Die Abschottung der EU wird immer weiter vorangetrieben. Kriegsschiffe von EU und Nato sind im Mittelmeer im Einsatz um Geflüchtete an der Überfahrt zu hindern. Außerdem soll die EU-Grenzschutzbehörde Frontex neue Befugnisse erhalten und zu einem europäischen Grenz- und Küstenwachsystem umgebaut werden. Geflüchtete werden in sogenannten Hot Spots in Griechenland und Italien registriert, festgesetzt und ein großer Teil wird direkt abgeschoben. Diejenigen, die es schaffen in die BRD zu kommen, sind mit Gesetzesverschärfungen wie dem Asylpaket II, Unterbringung in Lagern, Residenzpflicht, rassistischer Hetze und gewalttätigen Übergriffen konfrontiert. Neben dem staatlichen Rassismus erstarken rechte Bewegungen wie »Pegida« und die »Alternative für Deutschland«. Gewalttätige Übergriffe auf Geflüchtete und ihre Unterkünfte haben rasant zugenommen. Es zeigen sich deutliche Parallelen zu den rassistischen Mobilisierungen der 1990er Jahre. Der linke Aktivist Matthias Monroy wird über die Abschottungspolitik der EU und die Frage wie im Sommer 2015 die Mauern der Festung Europa ins Wanken kamen, sprechen. Der Refugee-Aktivist Turgay Ulu geht auf die Situation von Geflüchteten in der BRD und die Perspektiven der Refugee-Bewegung ein.

Flyer zur Veranstaltung

Wozu Modul? – Gute Wohnungen für alle! Wohnungsnot, Mieter_innen und Geflüchtete in Berlin

Wohnungsbau und FlüchtlingeMontag, 11. April 2016, 19 Uhr  in der Mediengalerie, Dudenstraße 10, Berlin

mit:
Turgay Ulu / Refugee-Aktivist
Philipp Kuebart / sol•id•ar-Architekten
Katrin Schmidberger / MdA Grüne, Autorin MieterEcho
Sebastian Gerhardt / inkw – Initiative für einen neuen kommunalen Wohnungsbau
Moderation: Klaus Linder / inkw

Nach Jahren der Vernachlässigung haben Politik und der Markt den Wohnungsbau wieder entdeckt. In Berlin wird gebaut und soll mehr gebaut werden. Doch wer baut wie – und für wen? Im Zusammenhang mit dem Zuzug von Flüchtlingen ist die Errichtung von modularen Unterkünften für Flüchtlinge in Leichtbauweise geplant. Geht es darum, die Not der Flüchtlinge zu beheben? Oder geht es darum, eine Rückkehr zum Schlichtbau für ärmere Bevölkerungsgruppen einzuläuten, die Wohnen durch Unterkunft ersetzt? Es scheint die Not der Flüchtlinge ausgenutzt zu werden, um eine dauerhafte Absenkung der Wohnqualität für einkommensschwache Haushalte zu etablieren. Dagegen muss eine menschenwürdige Wohnraumversorgung erstritten werden.

Weitere Veranstaltungen und Fachgespräche zur Gestaltung einer neuen sozialen Wohnungspolitik sind in Vorbereitung.
Aktuelle Informationen und Kontakt: bmgev.de und inkw-berlin.de.
Dokumentation bisheriger Veranstaltungen in den YouTube-Kanälen Wohnen in der Krise und Was braucht der Mensch – Soziale Infrastruktur jetzt!

SECHS ARGUMENTE FÜR EINEN NEUEN KOMMUNALEN WOHNUNGSBAU

1. Das Konzept der inkw geht von der Lage auf dem Berliner Wohnungsmarkt aus. Dieser hat sich durch jahrelange Neubauenthaltsamkeit und bis heute zu geringe Bautätigkeit zunehmend angespannt und damit zu den rasant steigenden Mieten beigetragen. Gegen steigende Mieten im Bestand anzugehen, ist unzweifelhaft not­wendig. Eine soziale Wohnraumversorgung muss aber mehr als die Bestands­mieterInnen im Blick haben. Die aktuelle rasante Zunahme an Notunterkünften für Flüchtlinge macht dies deutlich.

2. Das Ziel der inkw ist eine integrale kommunale Wohnungspolitik, die die Wohn­bedingungen für die Mehrheit der Berlinerinnen und Berliner verbessert. Es geht nicht um eine Versorgung „einkommensschwacher Haushalte“, die von der Politik als „soziales Problem“ aussortiert und dann besonders betreut werden sollen. Im Gegen­teil geht es darum, als Schritt zur Bekämpfung der Armut die Isolation der Armen zu verhindern.

3. Die inkw zielt auf eine Objektförderung, also den Einsatz öffentlicher Gelder für die Errichtung neuer und guter Wohnungen. Nur durch ein vergrößertes Angebot kann der Druck der Eigentümer auf die Mieter vermindert werden. Die Subjektförde­rung (Kosten der Unterkunft, Wohngeld) ist nötig, kann aber das Wohnungsproblem nicht lösen.

4. Die inkw nimmt die Eigentumsfrage ernst: Öffentlich Bauen statt Private fördern! Es sollen nicht, wie im Sozialen Wohnungsbau Westberlins und in der alten Bun­desrepublik, private Eigentümer gefördert werden – wobei durch Belegungsbindungen und Mietgrenzen lediglich eine beschränkte soziale Zwischennutzung erreicht wird. Es geht darum, öffentliche Gelder in den öffentlichen Wohnungsunternehmen zum Neubau guter Wohnungen einzusetzen, die dann als öffentliches Eigentum unbegrenzt dem politischen Einfluss der Berlinerinnen und Berliner unterliegen.

5. Die inkw zielt auf einen Ausbau des Sozialstaates. Sie richtet sich gegen den neoliberalen Abbau des Sozialstaates zu einer Armenbetreuung wie gegen die Ablösung staatlicher Verantwortung durch private Initiativen oder Wohltätigkeit. Nötig ist eine soziale Infrastruktur, deren Teil die Wohnungspolitik ist.

6. Eine solche Veränderung kann politisch nur durch eine demokratische Änderung der aktuellen Kräfteverhältnisse, nicht durch Lobbypolitik oder medienwirksamen Symbolismus umgesetzt werden.

EU paktiert mit der Türkei für Krieg, Ausbeutung und Kontrolle auf Kosten der Geflüchteten

Turgay Ulu Statement

Turgay Ulu

Oktober 2015: Wenige Tage vor den kritischen Wahlen in der Türkei hatte sich die Bundeskanzlerin Angela Merkel mit dem türkischen Ministerpräsidenten Erdoğan getroffen. Im Hinblick auf den innerstaatlichen Konflikt, durch den die politische Landschaft des Landes geprägt ist, war der Zeitpunkt des Treffens eine eklatante Unterstützung der Regierung von Erdoğan für die bevorstehenden Wahlen. Während dieser Zeit wurde zwischen der EU und der Türkei ein Abkommen abgeschlossen, in dessen Kern es darum geht, Geflüchteten den Zuzug in die EU durch die Türkei zu verwehren und die Rückführung der Geflüchteten über die Türkei zu vereinbaren.Im Gegenzug dazu wurde zum einen die Beschleunigung der Verhandlungen hinsichtlich des EU-Beitritts der Türkei und zum anderen ein visumfreies Reisen für türkische Staatsbürger*innen innerhalb der EU zugesagt. Zudem wurde der Forderung der Türkei nach einer Finanzhilfe in Höhe von 3 Milliarden Euro zugestimmt, um Geflüchteten den Eintritt in die EU zu verweigern.

Während Merkel und Erdoğan sich am Verhandlungstisch trafen, wurden weiter Leichen von Geflüchteten an die Ufer europäischer Grenzen geschwemmt und für die dreckige Verhandlungsführung beider Parteien instrumentalisiert. Kurze Zeit nach den Verhandlungen wurden tausende Geflüchtete an den türkischen Grenzen festgenommen und in die Rückführungszentren verfrachtet. Nichtsdestotrotz waren diese Maßnahmen hinsichtlich schärferer Grenzkontrollen nicht in der Lage, die Geflüchteten davon abzuhalten, die Grenzen zu überwinden. Im Jahr 2015 nahm die Zahl der Refugees, die versuchten, über die Türkei nach Europa zu gelangen, verglichen zum Jahr davor um 400% zu. Dieser immense Anstieg bedeutet gleichzeitig, dass die Anzahl der Todesfälle während den Grenzüberschreitungen auf den Fluchtrouten einen erheblichen Zuwachs erfuhr.Im Vorfeld der Verhandlungsgespräche zwischen der EU und der Türkei war auch die von den Medien propagierte Empörung, die die angespülte Babyleiche von Aylan Kurdi ausgelöst hatte, im Handumdrehen verstummt. Jedoch kann nicht die Rede davon sein, dass es nach den Verhandlungen zur Verringerung von an die europäischen Ufer angeschwemmten Babyleichen gekommen sei. Dies wird allerdings von den bürgerlichen Medien ausgeblendet.Vor allem von deutscher Regierungsseite regnete es Lob für die Türkei für ihre Herangehensweise an Geflüchtete: Die Tatsache, dass Millionen von Flüchtlingen innerhalb der türkischen Grenzen warten gelassen werden, wurde als Beispiel für große Aufopferungsbereitschaft interpretiert. Aber warum nehmen denn die Refugees den Tod in Kauf, um nach Europa zu gelangen, anstatt in der Türkei zu bleiben, die als Beispiel für Gastfreundschaft präsentiert wird?In der Türkei werden aus Syrien und anderen Ländern emigrierte minderjährige Geflüchtete unter sklavenähnlichen Bedingungen zur Arbeit gehalten, wo sie in ungesunden und unbelüfteten Kellergeschossen 12 Stunden am Tag zur Arbeit gezwungen werden. Diese Flüchtlingskinder arbeiten sechs Tage in der Woche, für einen wöchentlichen Lohn von 25$. Dabei passiert es nicht selten, dass sie ihren Lohn nicht nur ausgezahlt bekommen sondern, im Gegenteil, sogar misshandelt werden.

Wir wollen die tragischen Lebensgeschichten der Leute, die wir in Deutschland kennengelernt haben, in die Öffentlichkeit bringen. Geflüchtete, denen nichts anderes übrig geblieben ist, als auf den Straßen zu betteln, werden Opfer von rassistischen Übergriffen. Sie protestieren gegen die menschenunwürdigen Bedingungen, unter denen sie in der Türkei gehalten werden, und gegen die nun vorgesehenen Abschiebungen zurück nach Syrien und Afghanistan. Als es in einem, durch EU-Fonds finanziertem, Rückführungszentrum, nahe der Stadt Erzurum, zu Protesten von Geflüchteten kam, wurde mit staatlichen Repressivkräften gegen die Proteste vorgegangen. Über das Schicksal der dortigen Geflüchteten wurde keine Auskunft nach außen hin gegeben und des Weiteren dürfen sie keinen Anwalt konsultieren. Selbst die nächsten Verwandten der dort befindlichen Geflüchteten dürfen sie nicht besuchen. Die gleiche Belagerungs- und Isolierungspolitik, die in Cizre und Silopi durchgeführt wird, kommt auch hier zur Geltung.

Aufgrund der Flüchtlingsströme kam es in der Türkei auch zu einer zynischen „Instrumentalisierung der Geflüchteten zum Zwecke des Profits”. Geflüchteten, die den Tod in Kauf nehmend ihre Heimat verlassen haben, werden frisierte Rettungswesten verkauft. Indem man ihnen mit Leichtigkeit das Geld aus der Tasche zieht, scheiden sie aus dem Leben. Das kapitalistische System, das seine Nahrung in Kriegen und ethischen Auseinandersetzungen findet, hat großes Interesse daran, dass das Sterben außerhalb seiner Grenzen weitergeht. Gegen die Fluchtrealität, die Ausdruck einer Fortsetzung der ewig andauernden kriegerischen Ausbeutung ist, werden tägliche neue Grenzen gewoben und gesetzliche Einschränkungen durchgesetzt.

In Deutschland wurden in den ersten Wochen des Flüchtlingsstroms wie „Wilkommen in der Demokratie” verwendet. Jedoch fiel diese Maske schnell und die dahinter verborgene Wahrheit kam ans Licht. Die Erfolge, die in den vergangenen Jahren durch einen revolutionären Flüchtlingswiderstand errungen wurden, sind nach und nach wieder verloren gegangen. Beispielsweise wurde das Gesetz, das Flüchtlingen verbietet, den für sie vorgeschriebenen Bezirk zu verlassen, sowie die Vergabe von Essenspaketen und das Couponsystem wieder eingeführt.

Momentan sieht das System ein zweigleisiges Verfahren vor. Zum Einen versucht es, die Geflüchteten schnell in ein Arbeitsverhältnis zu bringen, um diese als Quelle für einen wirtschaftlichen Aufschwung zu instrumentalisieren. Dem Vorsitzenden des deutschen Wirtschaftsforschungsinstituts, Marcel Fratzscher, zufolge, spielen die Geflüchteten, die schnell in den Arbeitssektor eingeflochten werden, für einen Wirtschaftsaufschwung eine entscheidende Rolle. Ähnlich wie zu Zeiten des wirtschaftlichen Booms der 60er Jahre, der durch die zugewanderten „Gastarbeiter“ bewerkstelligt werden konnte, soll nun die Arbeitskraft der Geflüchteten für eigene lukrative Interessen instrumentalisiert werden. Aus diesem Grund werden derzeit Gesetze vorbereitet, die die Beschäftigung von Geflüchteten unterhalb des Mindestlohns ermöglichen sollen.

Zum Anderen plant das System, „nutzlose” Geflüchtete schnellstmöglich wieder über die Grenzen zurückzuschieben. Zu diesem Zweck werden immer mehr sogenannte sichere Herkunftsländer definiert und weitere Gesetze dahingehend verabschiedet. Das kapitalistisch-imperialistische System ist darin bestrebt, Afrika und dem Nahen Osten, unter dem Deckmantel der Argumente von „Flüchtlingskrise“ und „Terror”, ihren eigenen Vorstellungen entsprechend zu gestalten.

Gleichzeitig wird mit diesen Argumenten „der Flüchtlingskrise und des Terrors” der Weg für rassistischen Aufschwung geebnet. „Demokratische Denkmäler” wie das Schengen-System, mit denen sich die EU brüstet, sind in einen funktionsunfähigem Zustand. In manchen Bundesländern werden Broschüren gedruckt, die den Geflüchteten den richtigen Gebrauch einer Toilette, den Umgang mit Frauen, den richtigen Konsum von Zigaretten und Essen beibringen soll. Diese Maßnahmen lassen die Geflüchtete wie „zu zivilisierende primitive Geschöpfe” erscheinen. In Holland werden Sicherheitsmaßnahmen ergriffen, wenn Geflüchtete an Kindergärten vorbei gehen. In Deutschland kommt es immer häufiger zu physischen und sogar bewaffneten Übergriffen gegenüber Geflüchteten und nicht selten werden ihre Unterkünfte in Brand gesteckt.

Es ist bekannt, dass der heutige Terror ein Produkt der antikommunistischen Projekte des westlichen, kapitalistischen Systems ist. Die türkische Regierung, die von Deutschland Waffen im großen Stil kauft, besteht ebenfalls aus Personen, die in antikommunistischen Vereinigungen groß geworden sind. Die europäischen Länder diskutieren darüber, ob ein Land wie die Türkei, das von Kriegszuständen geprägt ist, als sicheres Herkunftsland statuiert werden kann. Die im Schatten der Verhandlungen über die „Flüchtlingskrise“ stattfindenden Ermordungen von Kindern, Frauen und Alten und die Verhaftung von Journalist*innen und Parlamentarier*innen werden stillschweigend hingenommen. Der offensichtliche Staatsterror, der in der Türkei, als einer der Unterstützer des IS passiert, wird vom Westen aufgrund eigener lukrativer Kalküle mutwillig übersehen.

Nicht nur die Staaten sind in einer passiven Lage, auch die oppositionellen Bewegungen in Europa zeigen nicht genügend Reaktion gegen den Krieg und die Ermordungen. Des Weiteren zeigen sie kein Interesse an den kurdischen Befreiungsbewegungen, in die von Volk und Revolutionär*innen geführten Pariser Kommune, den Madrider und Hamburger Barrikaden oder in die vietnamesische Verteidigung oder in andere Widerstandsbewegungen auf diesem Niveau.

Mit unseren Straßenbewegungen, Belagerungen und anderen Formen von kollektiven Aktionen, die wir – die Geflüchtetenbewegung – in Deutschland umgesetzt haben, haben wir versucht zu zeigen, dass man auch von unten heraus ein alternatives Leben flechten kann.

Sogar der berühmte Philosoph Zizek, der sich selbst als Marxist definiert, schreibt Aufsätze, in den er proklamiert, dass Europa, gegenüber den Flüchtlingen, Grenzen und Kontrollen errichten muss.

Die Flüchtlingsfrage muss in Verbindung mit der Problematik der Vereinigung der Arbeiter*innenklasse in die Hand genommen werden. Gegen kapitalistische Ausbeutung und Krieg muss eine, von Basis bis zu den Kommunen gerichtete, alternative Organisierung ins Leben gerufen werden. Die Erfahrungen eines freien Lebens derjenigen, die versuchen sich hinter den Barrikaden zusammenzuschließen, müssen in die Ansichten der europäischen Oppositionsbewegung aufgenommen werden. Hoch lebe der Kampf um Humanität und Vereinigung!

von Turgay Ulu

Torture and other Abuses: Turkey, the War in Syria, and the Role of Germany

“Turkish political prisoner and torture victim, in Germany now, faces life in prison if he returns to Turkey, but Germany considers him a terrorist not entitled to asylum based on a Turkish conviction related to torture — torture that bars Germany from deporting him.

Turgay Ulu Statement

Turgay Ulu

On the topic of torture the nation of Turkey could teach some gruesome techniques to ISIS, the terrorist movement executing a savage reign across Syria and beyond (reportedly with Turkish government support).

That reality of brutality in Turkey – another problematic American ally – is a fact known all too well by Turgay Ulu, a Turkish journalist who endured a 15-year imprisonment in Turkey, where he was tortured. During Ulu’s long imprisonment, Turkish authorities justified his conviction on their claim that they had evidence against him –- evidence authorities obtained from two other victims of torture.

“I was tortured with electroshocks,” Ulu said during an interview earlier this year in Berlin, Germany where he is a leading figure in a movement for refugee rights. Ulu’s long imprisonment in Turkey led many, including Amnesty International, to consider him a political prisoner. Ulu was released from a Turkish prison in 2011 and he immediately fled to Europe.”

read the whole article here:

http://www.nationofchange.org/2015/12/01/torture-and-other-abuses-makes-turkey-american-as-apple-pie/

MÜLTECİLERE KARŞI SAVAŞ/ The War Against Refugees

Turgay Ulu Statement

Turgay Ulu – Illustration: Benjamin Bertram

Hypocritical policies have been made over the image of the Kurdish child – -photographed like lying on the beach. He died trying to escape the war and massacre in Kobane. The governments, who caused people to flee the countries where they had lived, have started a competition over how humanist they are by crying over him. Germany, the leader of the EU countries, was on the front line as the leading actor of this “humanitarian theatre.”

Next Page »